salı, sabah, orospu, evden çalışıyorum bugün. normalde sabahları telefona bakmamaya çalışıyorum ama bir şey dürttü, su suyunu kaynatırken açtım telefonu, mesajlar, bildirimler, heyecan yaptım, Valencia olumsuz. ne bilem, zaten gitmeyecektim büyük ihtimal ama istenildiğimi / aranıldığımı / arzulanıldığımı / kabul edildiğimi bilmek güzel olurdu. kısmet. allah başka dert vermesin.
dün gelinildi, ev neresi muhabbeti yapmayacağım. 2026 resolution’ları için buraya dönüşü beklemiştim ama çok fazla belirsizlik var o yüzden mini resolution’lar yaptım, onlar da yaşlı ve sıkıcı, sekssiz ve beyaz yaka.
tl’yi euro’ya çeviriyorum, gene pahalı, halkımız nasıl da dayanıyor, konuşmalar hep bunun hakkında, herkes yakınıyor, nasıl baş edemediğini anlatıyor da ne yapılması gerektiği hakkında kimsenin bir fikri yok. naomi klein’ın “the shock doctrine” ini okuyorum şu anda, çok ufuk açıcı, naomi taşaklı biri, anlattırmayın şimdi bana, buluşunca konuşuruz.
istanbul’da 28. gün, son günler. günlerin özeti: metroynan üsküdar, motorlan kabataş, tabanvaylan taksim, şişli, nişantaşı. yolda çay simit molası, gözlem gözlem gözlem, geçmişe özlem (hohooo), değişikliğe hayret, hapşırana çok yaşa, yaşamak istemiyorlar, ha gayret, bitti, derken soğuk algınlığı salgını, sıvı tüketimi ve evdeki haplar, anne baba ile ev oturması, tv izlenmesi, akşam yemeği, konuşacak bir şey kalmadı, geleceği görmüyoruz, kitap okuyorum, Valencia ile 3. görüşme ve pazar dönüş. hepinizi ve her şeyi çok sevdim.
uzun uzun yazacam sevgili kardeşlerimimimi, kafa dolu, düşünceler zorba. dilim dolaşacak, kalemim sikilecek, ama anlatmalıyım, bana şekersiz bi bardak kaçak çay, bilmelisiniz, bana akıl vermelisiniz, teselli etmeli ve yol göstermeli, neden böyle, ohh well.
istanbul’da 15. gün. ev, ama home gibi değil. dostlar, eski, ama refreshing de aynı zamanda. dolanalım bakalım.
hastayım. hem hastalıktan hem sağlık sisteminden dolayı ağlıyorum. böyle zamanlarda hep olduğu gibi “burda ne işim var” kahroluyorum, salı günü Valencia ile ikinci görüşme. erteletmeye çalışacağım.
o oldu o, hiçbir şey olmadı, çok şeyler oldular. orospuluklarla, faşistliklerle ve ilklerle, çok da para harcadım, bu hafta sonu garipti. ilk defa uzun yola çıktım arabayınan, üstelik ecnebiyette, üstelik hava kararıyor, üstelik bu tabela neyi anlatıyor? 100 euro sandığım 200 euro çıktı. sonra işte, metin’le geleneksel buluşma, türkiye’deki yaşantı, geleceğin şekilsizliği, benim ara ara hep hortlayan “resistance is futile” ı geçtim, çabalamak, var olmak bile futile hissiyatının günü zehir etmesi ile 1,5 gün. hep söyledim, daha önce de söyledim, evden çıkmak istemiyorum, tecrübelerin katacağı şeyleri uzak ve zahmetli ve pahalı buluyor buluyorum. onun dışında da çarşamba günü Valencia ile görüşme var, kabul ederlerse gitmem o ayrı. bu konulara geri döneceğim. yazmak önemli, yazmak sex.
o oldu, bu oldu, hiçbir şey olmadı. sanırım interneti bitirdim, biraz tiktok dışında internet çok tat vermiyor. afrikan’dan ve berlin’de fiziksel kitaplar almıştım. kitaplar okuyorumumum. sally rooney’in intermezzo çılgınlığı ve filistin çıkışı sonrası “conversation with friends” ve “normal people” ını bitirdim, şu anda “beautiful world” ü okuyorum. blog yazsa bayılarak okurum sanırım ama iki kitabı için kararsızım, karakterler aynı döngülerde dönüp duruyor gibi, önemli ana noktalar üstünkörü geçiyor filan, ama gene de okunuyorlar, sanırım bu da bi şey. kitapları bitirince saul bellow geldi aklıma, bilen bilir kendisine aşığım, onda da karakterler çıkmazlar içinde boğuluyordu, güncel olaylara değinmeler, ruhi analizler vs beni ağlatıyordu. boşlukta sallanan adam’ı 500. kere okuyasım geldi. ucuza bulursam gene alırım sanırım. bunun dışında tatlı olayını abarttım, erken uyuyorum, hava eksilerde, sex.
garip günler. sakin gibi ama sıkıcı, rutin gibi ama endişe de dolu, kar atıştırıyor ama yakıyor da. bazı kararlar almak için yeni yılı bekliyorum, tiktok’ta “yeni yılda alacağın kararları şimdi alıp uygulamaya başlarsan 2 aylık ekstra vaktin olur” gibisinden bir video vardı, anlatamadım, kararları şimdi al gibisinden, 2 aylık ekstra vakit istemiyorum, travmatik bir şey yaşamadan bu düzenin sürmesini istiyorum, başıma kötü bir şey gelecek korkusunu atamıyorum, kötü’nün tanımı da çok geniş.
hep şikayet, hep şikayet, şiştik. şarkıda diyor ya diyor “who would have thought / a boy like him” diye, bazen aklıma geliyor, en azından geçen senelerde bu kadar uğraştığım bir şeyi gerçekleştirdim, who would have thought. 11 aralık’ta türkiye’ye gideceğim, halkımızla dayanışmaya. 2026 da daha sık gideceğim, sikerler. gerçi 2026 da ne olacağı belli değil. şirkette yeni yapılanmaya gidiliyor, göreceğiz. onun dışında da sanırım kış yüzünden olabilir, bi sıcaklık bi yakınlık arıyorum, yazın daldan dala konarken aklıma gelmiyordu, kışın soba kenarında uzanmak istiyorum.
trenin kalkmasını bekliyorum, bu bekleyişi verimli kılayım diyorum ama bıktım bundan, kahve, internet, yaşlılar, evsizler, polisler istasyon ışıkları altında, kızartma kokuları içinde koşturma koşturma tekerlek sesleri, anonslar neyi nasıl verimli kılasın? suburban, countryside, taşra canımı alacak, haberi yok.
kitapçı dolaştım, ikinci el kıyafet baktım, bi kafede oturdum, halim, hevesim ve heyecanım yok, bir görevi “odadan uzak kalma” görevini yerine getirir gibi, ayak parmağım da şiş, yağmur başladı, konsere yollandım. iş yerinde kulaklığı takıp, şarkı sözlerini açıp, altını çizip, üstüne düşünüp, ezberlemeye çalışıp yaratıcılığına, yaşadıklarına ve hissiyatına ağladığım az uzağımda, sahneyi dolduruyordu. samimi ve karizmatik, bu işi seviyor ama zaman geçiyor, ilaçlar etkisini gösteriyor ama belki artık çok geç, yaşananlar yaşandı. çıkışta da treni, otobüsü kaçırma, taksi bulamama gerginliği olmaması da güzeldi. ayak parmağım fena, ayakkabı işini çözemiyorum.

buraya en son 2012 veya 2013’te gelmişimdir, o zamanlar gençmişim, saçlarım belimde, internet yok, yollarda kayıplarda. oğulcan eski arabaları seviyor, iki tane arabası var, “buraya geldik, herkesten uzağız, bağriii bi şeylerden faydalanalım” gibisinden bir şeyler demişti, daha önce de bahsetmiştim, bunu şiar belleyip, ricky gervais’in son twitlerini arkama alıp, zaten her şey kötüye gidiyor, vaktimiz varken yapak deyip yola çıktım. yola çıkmak için bu kadar argümana gerek var mı? maalesef var, Poliş bi abiyle araba paylaşımı yaparak yaklaşık 5 saatte geldim. şehir canlı, şehir yaşıyor, şehirde cadılar bayramı.
gelinildi, “eve”. sabah 5,5’ta inildi, karanlık ve soğuk, bi şeyler konuşuyorlar, anlamıyorum, trende dondum, modumu yüksek tutmaya çalıştım. eve gelince de traş oldum, duş aldım, uyukladım, bi çorba yaptım, ev sahibi de çorba ve eppek getirdi, sigarayla yedim. yaprak dökümü’nün son bölümünü izledim, mac miller’i açtım, düşünceler. ev, fiziksel bir mekan olarak önemli mi, önemli gibi, vaktimi evde geçiriyorsam önemli. biraz ev ilanlarına baktım. keşke birileri benim adıma karar verse ve uygulasa, ben de itaat etsem. ankara’da araba aradığım zamanlarda da böyleydi, kararsızlıktan ve seçeneklerin kafa karıştırıcılığından ve yeni bir şeyin getireceği o o o duygudan bıkmışken, enbiya “araba buldum, alıyorsunuz” diye araba işini halletmişti, onun gibi işteğğ. enbiya 2023 yılında vefat etti.
sondan bir önceki gün, yarın dönüş, 24 günlük iş gezisinin sonu. sürekli tekrarlayayım da alışayım. okyanus, dağlar, uygun fiyatlar tamam da bir de dil, ingilizce yani, konuşulanları, trafik tabelalarını, marketleri, restorantları yani gündelik hal hatırları anlayabilmek, dahil olabilmek de iyi geldi. dilsizlik zor, elde sözlükle hayat geçmez.
bilmediğiniz dağlarda araç sürmek tehlikelidir sevgili kardeşlerimimimi, bu yaşıma kadar city boi olarak takılan ben, şimdi buradaki dağlara hayran, kendimi tırmanmaktan alıkoyamadan götümün yediği yere kadar gittim. jan, dağları neden sevdiğini anlatamıyordu, dağlara yakın olmak istiyordu, sanırım onu az biraz anlıyorum şimdi. en kısa zamanda dağa çıkacam çıkacam.

bilin bakalım nereye, dünkü barbeküye gitmedim, sabah da bu konuyu hiç konuşmadık, bu mesafeyi ve profesyonelliği seviyorum. bunun dışında, önceleri gittiğim yerlerde hediyelikler alırdım ya, ya da ev için tablo, obje, örtü vs. bu artık kalmadı. kime hediye alacağım ki, hangi obje nerede ne ifade edecek? haa bu önemli mi, haaa bu önemsiz mi?
dün thyron ile biraz oturduk, kahve-sigara. ona adının game of thrones karakteri gibi olduğunu söyledim, hahahhh, bunu çok duyuyor. biraz hükümetlere sövdük, biraz işin geleceğini konuştuk, biraz güvenlik sorununa ağladık, vakitlice kalktık. hoşuma gitti gitti. bugün de ev sahibi akşamki barbeküye çağırdı, “but no pressure” diye de ekledi, introvertliğimi anladı zaaarrr. akşamları ve sabahları kitap okuyabiliyorum bu arada.
